Orada kimse var mı?
İnsanoğlu yüzyıllardır evrende yalnız olup olmadığımız konusunu sorgulamış ve bilim insanları bu soruya bir yanıt vermeye çalışmıştır. Bu derin merakımız bir çok büyük astronomik buluşların yapılmasına, bilim kurgu sayabileceğimiz uzay ve uzaylı kavramları üzerine pek çok teoriler üretilmesine sebep olmuştu.

İlk Nerede Aradık?
Evrende bir başka yaşam formu arayışlarımızın ilk ciddi adımları şüphesiz 17. yüzyılın başlarında Galile’nin teleskopu sayesinde, insanların Ay’ı hiç olmadığı kadar yakından görebilmeleri ve gökyüzünün uzak noktalarına bakmalarıyla başladı.
İnsanların Ay yüzeyine ilk kez bu denli yakından bakmaları Ay yüzeyinde görülen karanlık noktaların büyük okyanuslar olduğu düşündürdü ve buna Latince “denizler” anlamına gelen “maria” adını verdiler. (Günümüzde ay yüzeyindeki bu karanlık noktaların antik yanardağ patlamalarının oluşturduğu koyu renkli bazalt düzlükleri olduğunu biliyoruz)
Peki neye benziyorlar?
Ardından güzümüzü gökyüzündeki kızıl noktaya çevirdik. Marsta yaşam inancıyla ilgili 19. yüzyılda bir çok teori üretildi. 1870’lerde Astronom William Herschel o dönem için güçlü teleskoplarla Mars’ın büyüklüğünü, mevsimlerinin ve günlerinin uzunluğunu ölçtü. Mars’ın kütlesinin dolayısıyla yer çekiminin dünyadan küçük olduğunu keşfeden Herschel, bu verilerden yola çıkarak kızıl gezegende dolaşan marslıların ortalama insandan daha uzun olduğu sonucuna varmıştı.
18. Yüzyılda yaşamış ünlü Filozof Immanuel Kant, dünya dışı uzaylı ların zekasının tamamen güneşe olan mesafeleriyle orantılı olduğunu iddia etti. Güneşe yaklaştıkça canlıların zeka seviyesi azalırken, güneşten uzaklaştıkça azalıyordu. Yani Merkürlüler ve Marslılar aptal, Satürnlüler ve Neptünlüler ise dahiydi.
Nüfusları ne kadar?
Evrende yalnız olmadığımız fikri o kadar güçlü bir inanıştı ki ,1848’de papaz ve fen öğretmeni Thomas Dick, güneş sistemi dışında yaşayan uzaylı ların sayısını hesaplamaya çalıştı.
İngiltere’deki nüfus yoğunluğundan yola çıkarak, uzaydaki nüfus yoğunluğu o dönem mil kare başına 280 kişiyi baz almış ve güneş sisteminde 22 trilyon kişinin yaşıyor olabileceği tahmininde bulunmuştu.
Güneş sisteminde yaşamın var olma ihtimaline olan inanç çokta uzak olmayan bir geçmişe kadar bilim dünyasında kabul görüyordu. Öyle ki 1960’lı yıllara kadar bir çok bilim insanı İkiz gezegenimiz Venüs’ün kalın atmosferinin altında yaşamın varlığına inanıyorlardı. Venüs’te dinazor benzeri büyük yaşam formlarının varlığı o dönemlerde ciddi şekilde tartışılıyordu. Fakat bu inanış da Sovyetler’in 12 Haziran 1967 tarihinde Venüs’e gönderdiği ‘Venera 4’ uzay aracıyla beraber tarihe karışacaktı. Venera 4’ün Venüs’den gönderdiği veriler, insanların güzellik tanrıçasına ithaf ettikleri bu gezegenin aslında cehennemden farksız olduğunu gösteriyordu. 450 santigrat derece civarındaki muazzam sıcaklığı ve atmosfer basıncının nükleer bir denizaltıyı bile parçalayacak boyutu Venüs’ün yaşama hiç de uygun olmadığını gösteriyordu.
Yaşam Sadece Gezegenlerde mi Aranmalı?
Günümüz bilgi birikimimizle beraber artık güneş sistemimizde yaşam arama için en uygun yerlerin Mars, Venüs gibi yakın gezegenler değil, Jüpiter’in Europa ve Satürn’ün Enceladus gibi uyduları olduğu yönündedir. Bu uyduların kalın bir buz tabakasının altında sıvı halde su bulundurduğuna inanılıyor.
Uyduların merkezinde kalın buz tabakasının altında okyanuslarının donmasını önleyen bir ısı kaynağı olabileceği düşünülüyor. Uyduların çekirdeğinde oluşan ısı okyanus yüzeyine ulaşıyor olabilir.
Dünyada okyanus tabanlarındaki hidrotermal alanlar, bu alanlarda farklı yaşam türleri için gıda üretici bir reaksiyona sebep oluyor.
Eğer tüm olasılıklar uygun olmuş ve buralarda bir canlı yaşam meydana gelmişse, bu canlıların neye benzeyeceğini temel fizik ve kimya bilgilerimizle tahayyül edebiliriz.
Bu canlıların avlarını yakalamak ve avcılardan kaçınmak için hızlı hareket etmeleri gerekecektir. Bu nedenle de kalamar, yunus ve köpekbalığı gibi aerodinamik bir fiziksel yapıda olabilirler. Ayrıca ışığa olabildiğince az maruz kalmaları gözlerinin güçsüz olmasına veya tamamen kaybederek farklı duyular geliştirebilmelerine sebep olabilecektir.
Peki ya uzak dünyalar?
Güneş sistemimize bile yeterince vakıf olamadığımız bir dönemde galaksimizdeki farklı yıldız sistemleri hele ki farklı galaksilerdeki yaşamın araştırılması olabildiğince güç bir konu. Bu noktada yapılacak araştırmalar yalnızca teleskoplarımızla toplanılan bilgiler üzerine yapılabilecek yorumlardan ibaret kalıyor.
Uzak gezegenleri gözlemlerken öncelikle gezegenin “Habitable Zone (yaşama elverişli bölge)” da bulunmasıdır. Yaşama elverişli bölge genel olarak bir gezegenin yüzeyinde sıvı suyun bulunmasına uygun koşullara sahip bölge olarak tanımlanır. Yani yıldızından çok uzak (yani çok soğuk) ya da çok yakın (yani çok sıcak) olmamalı ve böylece yaşam oluşması için mükemmel koşulları sağlamalı. Bu durumun nedenin sıvı suyun varlığının canlı yaşamı için vazgeçilmez olmasıdır.
Bununla beraber güneş sistemimiz dışındaki gezegenleri ararken yaşam belirtilerinin de aranması gerekmektedir. Bio-imza denilen ve canlı varlığına işaret edebilecek (Metan) veya canlı yaşam için gerekli olan ( oksijen ve ozon) gibi diğer gazları da aramalıyız.
Dünya dışı yaşam arayışımızdaki tek opsiyonumuz teleskoplar mı?
Günümüz teknolojisiyle bile en yakın yıldız sistemi olan Alfa Centauri’ye ulaşmamız 80 bin yıl gibi bir süreye tekabül ediyor. Ki bu sistem bize yalnızca 4.3 ışık yılı uzaklıkta. Samanyolu Galaksisinin 100 bin ışık yılı çapında olduğunu, en yakın galaksi olan Andromeda’nın bizden 2.5 milyon ışık yılı uzaklıkta olduğunu ve gözlemlenebilir evrenin 96 milyar ışık yılı çapını düşünürsek, farklı alternatifler üretebilmemizin pek kolay olamayacağını anlıyoruz.
Bilim kurgu filmlerinde sıklıkla karşılaştığımız galaksiler arası yolculuklar teorik olarak mümkün. Solucan delikleri aracılıyla bu tarz yolculuklar yapabiliriz. Ama maalesef evrende doğal olarak oluşan solucan delikleri mikroskobik ölçeklerde ve çok ama çok kısa ömürlü. Bizim de yapay olarak solucan delikleri oluşturabilecek teknolojiye ve zihin düzeyine binlerce yıl uzakta olduğumuz aşikar.
Yeni Bir Umut
Ama daha olumlu bakabileceğimiz Orion projesi ve Warp teknolojisi gibi teori ve projelerimizde mevcut. Orion motorunun güneş sistemi için verimli olsa da uzak yıldızlar için uygun olmayacağından onu eleyebiliriz. Uzayı bükerek hareket etme prensibine dayalı Warp teknolojisi Alfa Centauri’ye 6 ay gibi bir sürede ulaşılabilineceği hesap edilmekte. Hatta Warp motorları üzerine nasanın yürütmekte olduğu projeleri halihazırda mevcut. Her ne kadar bu konuda somut çalışmalar olsa da Warp motorlarının uzayı bükebilmek için Jüpiter ölçeğinde bir miktarda yakıt harcaması gerekmektedir. Ya da egzotik madde yakıt olarak kullanılarak bu enerjiye ulaşılabilmesi düşünülmekte. Teorik olarak varlığı kabullenilse de Egzotik maddenin varlığına dair elimizde henüz somut bir kanıt da bulunmuyor.
Ulaşmış olduğumuz teknolojik seviye teorik bilgilerimizin ve hayal gücümüzün bir hayli gerisinde maalesef. Yine de umut dolu gelişmeler ve projeler üretmeye devam ediyoruz
İşte bu yıldız sistemine ulaşmak için iki yıl önce Project Starshot adlı bir özel yatırımcıların fonladığı bir proje başlatıldı.
Rus yatırımcı ve fizikçi Yuri Milner, Stephen Hawking’inde desteğini alarak başladığı bir projeyle yıldız sistemleri arasında seyahat edebilecek bir uzay aracı konsepti geliştirmeye çalışıyor. Breaktrough Starshot adlı projeyle pul büyüklüğündeki uzay araçlarının güçlü lazerler ve güneş rüzgarlarıyla ışık hızının beşte biri hızına ulaştırılması hesap ediliyor.
Bu proje başarılı olursa bu küçük uzay araçlarının Proxima Centauri b’ye ulaşması 20 yıl, dünyaya veri göndermesi ise dört yıl sürebilir.
Yarım asır içinde ilk yıldızlar arası yolculuğumuzu insansız araçlarla da olsa gerçekleştiririz. Belkide uzaylı ların ilk teması gerçekleştirme şansına kavuşuruz. kim bilir belkide medeniyetimizi yok edebilecek uzaylı bir üst zekaya kendi ellerimizle kordinatlarımızı vermiş oluruz.

