More

    Atomun Tarihsel Yolculuğu

    Atom kelimesi eski Yunancada ki ‘Atomos’ (bölünemez) kelimesinden gelir. Atomun varlığından ilk söz eden kişi milattan önce 4 yüzyılda yaşamış olan ünlü Yunan bilgin Demokritos‘dur. Demokritos’a göre evrendeki bütün maddelerin temelinde çok küçük bir parçacık vardır. Atom adı verilen bu parçacıklar hiçbir şekilde bölünemez ve parçalanamaz.

    Fakat Aristo Demokritos ile aynı fikirde değildi. Aristo’ya göre Evrendeki her şey dört temel elementten oluşmuştur(ateş su toprak ve hava). Evren bu dört elementten oluşur ve evrende bildiğimiz diğer bütün maddeler, bütün canlılar da bu 4 elementin birleşmesinden ya da birbirleriyle olan etkileşimler oluşuyordu. Ona göre atom diye bir şey yoktu, evrendeki bütün parçacıkları sonsuz seviyede bölünebilirdi.

    Demokritos’un ve Aristo’nun fikirleri yüzyıllar boyunca geçerliliğini korudu. 18 yüzyılda gelene kadar gerçekten de atom maddenin en küçük yapı birimi ve hiçbir şekilde bölünemez olduğu kabul görüyordu. Fakat 18 yüzyılın sonlarına doğru İngiliz bilim adamı John Dalton, atomun tarihsel yolculuğu içinde atomla ilgili ilk modern teoriyi ortaya attı. Ona göre atom çok farklı bir yapıya sahipti ve atomları içleri dolu küreler olarak tarif etmişti. Dalton, her elementin farklı kütlelere sahip atomlardan meydana geldiğini ve önceki görüşlere uygun olarak atomların bölünemeyeceğini iddia ediyordu.

    Atomun Tarihsel Yolculuğu

    Dalton’un teorisi her ne kadar yaşadığı dönemde popüler olsa da, bu teoriye şüpheyle yaklaşan bilim insanları da vardı. Aynı dönemde bir çok farklı atom teorileri ortaya atılmıştı. Dalton atomun parçalanamayacağını öngörmüştü. Fakat Marie Curie yaptığı araştırmalar sonucu, atomun parçalandığını hatta parçalanarak daha küçük bir elementin atomuna dönüşebildiğini kanıtlamıştı. Yani Radyoaktiviteyi kanıtlamıştı.

    John Thomson atomun içerisindeki bu kapalı küre şeklindeki yapının içinde farklı yükte enerji parçacıkların olduğunu keşfetmişti. Bu parçacıkları öncelikli olarak pozitif protonlar ve negatif elektronlar olarak tanımlamıştı. Fakat bu modelde de yine bazı ufak tefek sorunlar vardı. Birbirine zıt yüklerdeki bu iki parçacık bir kürenin içinde nasıl oluyor da birbirlerini çekmeden ve birbirleriyle çarpışmadan durabiliyorlardı.

    1911’de Ernest Rutherford, ‘Thomson Atom Modelini’ aldı ve atomun sanıldığının aksine küre olmadığını ortaya koydu. Ona göre atom kapalı bir kutu değildi, açık bir yapıya sahipti. Merkezinde pozitif yüklü bir çekirdeği vardı ve onun çevresinde dolaşan negatif yüklü elektrik enerjisine sahip elektron vardı.

    Rutherford ile aynı dönemde çalışmalar yapan ve onun çalışmalarından etkilenen Neils Bohr‘da kendi atom modelini geliştirerek bugün bildiğimiz anlamdaki modern atom tasarımına en yakına tasarımda bulundu. Fakat ortada küçük bir problem vardı; atomun çekirdeğinde pozitif protonlar etrafında da negatif yüklü elektronlar vardı, peki bu negatif yüklü küçük elektronlar nasıl oluyor da çekirdeğe çarpmıyorlardı? Yani kendisi de zıt enerji yüküne sahip olan protonla neden birleşmiyorlardı? Mekanizmada bir problem vardı bunların birbirlerine çarpmasını engelleyen yani aradaki yükü dengeleyen bir unsur olması gerekiyordu.

    İşte bu problemi çözen kişi ise James Chadwick oldu. Chadwick bu gizemli kuvvetin adına da nötron ismini vermişti. Ona göre çekirdekte proton olduğu kadar onunla aynı sayıda nötron da vardı ve bu çekirdeği dengeliyordu. Bu sayede elektronlar atomun çekirdeğine çarpıyorlardı. Yani bildiğimiz manadaki atom modern atom modeli ilk olarak 1920’li yıllarda ortaya çıktı.

    1930’lu yıllara geldiğimizde ise Atomun yapısını artık neredeyse tamamı ile çözmüştük. Einstein‘ın ünlü denklemi e=mc2 ile kütle enerji ilişkisini kavramamız, atomun sahip olduğu potansiyel gücün ve potansiyel enerjinin de farkına varmamızı sağlamıştı. Atom parçalandığında ortaya muazzam bir enerjinin çıkacağını öngörmüş ve 2. Dünya Savaşının kaotik konjonktürü içerisinde atomla ilgili sahip olduğumuz bilgileri silah yapmak için kullanmıştık.

    1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Naziler’in atom bombası üzerine yaptığı çalışmalar savaş boyunca da devam etmiş ama çalışmalar sonuç vermeden Nazilerin yenilmişti. Bu çalışmalarda başarılı olan taraf ise Amerika Birleşik Devletleri olmuştu ( Manhattan Projesi ). Savaşın kazanan tarafı olmalarına rağmen 1945 yılında New Mexico da yapılan denemeden hemen ardından iki atom bombası sırasıyla Hiroşima ve Nagazaki’ye atıldı. Yüz binlerce insanın ölmesiyle sonuçlanan bu olayın ardından korkunç atom çağı da başlamış oldu. Bu tarihten itibaren artık atom insanların çok merak ettiği bir Fenomen değildi, artık insanlık için büyük bir tehlike halini almıştı.

    Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği atom silahları geliştirmeye başladılar ve her seferinde daha güçlü daha ölümcül daha yıkıcı bir daha acımasız atom silahları yapmaya başladılar. Bu iki devleti İngiltere, Fransa ve Çin takip etti. Günümüzde bu devletlere Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve muhtemelen İsrail’de eklenmiştir.

    Bir taraftan da bu konuyla ilgili araştırmalar yapılırken atomun bu sahip olduğu potansiyel gücü, enerji elde etmek için de kullanmaya karar verdik. 1950’li yıllardan itibaren de dünyada nükleer santral ortaya çıkmaya başladı. Bugün dünyanın bir çok ülkesinde nükleer enerji önemli bir kaynak olarak varlığını sürdürüyor.

    En Son Makaleler

    Kişisel Gelişim Nedir?

    Temel Bütçeleme İlkeleri

    Olimposlu Tanrılar

    Makine Öğrenimi Nedir ?

    İlgili İçerikler